E_C_R_!_N & By_TrojenX

18/5/2008 - Dizi konağı alacağım!

Kategori: KOSELi YAZILAR


Bekir Hazar

Dizi konağı alacağım!

 

Arkadaşlarım geldi Kapadokya'dan... Asmalı Konak dizisinin çekildiği evi ziyaret etmişler... Girişler 5 milyon liraymış... Günde en az bin kişi ziyaret ediyormuş... Yani günde 5 milyar, ayda 150 milyar... Bir de içine restaurant açmışlar, bir darphane de orası...

Konağın içinde ne mi var başka?.. Hiçbirşey... bazı odaların kapısı bile kilitliymiş... Giriyorsun, kafanı kaldırıp bakıyorsun, parayı bastırıyorsun çıkıyorsun...

Eskiden ev almayı düşünürdüm. Şimdilerde bana ayda 150 milyar getirip, her ay bir ev almamı sağlayacak dizi konağı sahibi olmak... En büyük hayalim....

  • Mehmet Ali Birand Fethiye'de tekneden düşmüş... Düşerken de çarpmış ayağını ve başını bir yerlere... İki diz menisküsü yırtık, iç yan bağda kopma, ön çapraz ve arka bağda zedelenme... "Mutlaka ameliyat gerekiyor" diyor doktorlar. Yani hasar büyük... Ani dalga vurmuş tekneye... Birand uyuyormuş o anda...

    Haberciler uyumaz derler... Ama hiç olmazsa tatilde bari uyusunlar diyesi geliyor insanın... Maalesef orada bile uyudun mu yandın...

    "BİRANDa oldu kaza" diye başlık atmış bir gazete...

    Biranda düşen Birand'a geçmiş olsun...

  • Hülya Avşar'ın piyasaya yeni sunduğu menecer sevgilisi Ali Güven ile, oynayacağı dizinin senaristi Birol Güven'in kardeşi Ali Güven'i yazmıştım önceki gün.

    "Acaba dizide senaristin kardeşi Ali Güven mi Hülya'nın sıradan aşkını oynayacak, tıpkı gerçek hayattaki sıradan aşkı Ali Güven gibi" diye sormuştum...

    Hülya Avşar fanları mail yağdırdılar... Fena sinirlenmişler bana...

    Yağmur Baştaş imzasıyla mail atan Hülya fan kulübü üyesi diyor ki;

    "Hülya ile ilgili yazınızı okudum. Valla keşke elimde olsa da size OSCAR verebilsem. Şaşkın vaziyette okuyorum tüm köşe yazarlarımızı. Hani biraz kaba bir tabir vardır "Hülya hanımın derdi sizi mi gerdi ?" diye özür dileyerek sormak zorundayım. Çünkü artık bize, yani Hülya fanlarına hakkatten gına geldi. Size de oturup böyle saçma sapan senaryolar yazacak kadar ilham gelmiş anlaşılan !!!"

    Sevgili Yağmur, Hülya hanımın dertleri, sadece beni değil tam 70 milyonu gerdi. Tahminim siz başka bir ülkede yaşıyorsunuz. "Arkadaşlarla toplantılar yapıp, yarın ne konuşsak da ortalığı karıştırsak diye karar alıyor, ortaya atıyor ve bekleyip gülüyoruz" diyen sizin fanı olduğunuz Hülya hanımın ta kendisi...

    Bize de gına geldi onun reklam çalışmalarından...

    Reklamlar adamı fan yapıyor! Bana göre değil!...



    Bekir Hazar tarafından yazılan bu makale, 02 Ağustos 2006 Çarşamba günü yayınlanan Yeni Şafak Gazetesindeki köşe yazısıdır.

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    18/5/2008 - İslamo-faşizm mi dediniz?

    Kategori: KOSELi YAZILAR


    Yusuf Kaplan

    İslamo-faşizm mi dediniz?

    Yazar:

    Birileri, yaşadığınız toprakları işgal edecek. Coğrafyanızı paramparça edecek. Aşiret devletlerine ayıracak sizi. Bu aşiretlerin başına karaktersiz, satılık tipleri yerleştirecek.

    Topraklarınızı işgal ettikleri, zorla ve ayartıcı yöntemlerle küre ölçeğine yaydıkları insanaltı bir varlık türü icat etmekten başka bir işe yaramayan yoz, sığ, aşağılık kültürleri yoluyla kültürünüzü ve insanınızı "piçleştirdikleri" yetmiyormuş gibi, sizi çoluk çocuk demeden katledecek; üzerinize bombalar yağdıracak; insanlığın en görkemli medeniyet birikimlerini barındıran -kendilerinin asla üretemedikleri- o çok kültürlü şehirlerinizi, hayalet şehirlere çevirerek sizi yaşadığınıza bin pişman edecek.

    Bütün bu barbarlıklara, vahşîliklere isyan ettiğiniz, köleliğe razı olmadığınız için sonra da kalkıp ahlaksızca ve sapkınca bir kafayla sizi İslamo-faşist diye suçlamaya kalkışacak!

    Amerika'nın haydut ve beyni sulanmış, Yahudi lobisi tarafından esir ve teslim alınmış başkanından sözediyorum.

    ABD Başkanı Bush, önceki gün Londra'nın Heathrow Havaalanı'nda sözümona terör önleme operasyonundan hemen sonra yaptığı açıklamada "İslamo-faşistler, bizim özgürlüğümüze saldırıyorlar. Bizi incitiyorlar" dedi!

    İngiliz istihbaratının bir ay önceden planlandığını söylediği bu operasyon ve zamanlaması, kesinlikle tesadüfî değildir. Öncelikli olarak, İsrail'in Lübnan ve Filistin'de giriştiği cinayetleri ve katliamları meşrûlaştırmayı amaçlıyor. İkincisi de, ABD, İngiliz ve İsrail çetesinin niyetlerinin çok kötü olduğunu, daha uzun vadeli bir işgal ve savaş senaryosu için hazırlandıklarını gösteriyor.

    Şu ân dünyanın başına ABD, İngiltere ve İsrail'den oluşan azman bir şer üçgeni, büyük bir bela musallat olmuş durumdadır. Bunlar, İslâm dünyasında önümüzdeki 25 ilâ 50 yıl içinde İslâmcıların daha da güçlenerek iktidara geleceklerini gördüler. Çünkü İslâm dünyası, yaklaşık 100-150 yıldan bu yana sömürgeleştirilmiş, laik, Batılıların uydusu, karikatürü ve işbirlikçisi totaliter rejimlerle Batı'ya teslim edilmiş ve bağımsızlığını yitirmiş durumdaydı.

    Sosyalist, liberal, milliyetçi laik rejimler, sömürgeci Batılıların İslâm dünyasını içerden, totaliter rejimlerse, bizzat Batılılarla birlikte çökertmekle Müslüman toplumların büyük kan kaybetmesine, kaynaklarını kaybetmesine, ruhunu, dinamizmini ve enerjisini yitirmesine hizmet etmekten başka bir şey yapmamışlardı.

    O yüzden sosyalizm bitmiş, milliyetçilik bitmiş, İslâmcılık, bütün zaaflarına ve primitifliklerine rağmen Müslüman dünyaya özgür, bağımsız bir dünya öneren tek söylem katına yükselmişti.

    Yalnızca İslâm dünyası değil, bütün insanlık, İslâm'ın köleliğe, neo-liberal yeni-sömürgecilik biçimlerine, neo-seküler ve neo-pagan varoluş yok oluş ve yok ediş biçimlerine karşı adalete, barışa, hakkaniyete dayalı yeni bir medeniyet sıçraması gerçekleştirmesine şiddetle ihtiyaç hissediyor.

    Küresel barbarlara karşı yalnızca İslâm dünyası insanlığın onurunu koruyacak bir varoluş mücadelesi veriyor. Afrika'nın, Latin Amerika'nın, Çin, Hindistan, Japonya ve Rusya'nın neo-seküler ve neo-pagan Batı kültürüne ve hakimiyetine direnebilecek ruhları da, dinamizmleri de yok. O yüzden İslâm dünyası hariç bütün dünya neo-liberal ve kapitalist sistem tarafından yutulmak ve yokolmak üzeredir. O yüzden dünya çeyrek asırdır, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'da Müslüman kanının akıtılmasına karşı çıt çıkar(a)mıyor.

    Dünyanın gözünün önünde ABD, İngiltere ve İsrail şer ve şeytan üçgeninin İslâm dünyasını kana boyamalarına rağmen, Bush'un Müslümanlığı ve müslümanları İslamo-faşizm diye yaftalaması, küresel sistemin bittiğinin, çatırdamakta olduğunun işaretidir. Asıl faşizmi, asıl cinayeti, asıl katliamı, asıl işgalleri ve asıl insanlık suçlarını işleyenler bu şer-şeytan üçgeni değil mi? Bütün dünyanın tanık olduğu şey buyken, Bush'un İslamo-faşizmden sözetmesi, sadece çöküş psikolojisinin, bitiş psikolojisinin, ürkütücü bir sapkınlığın, azmanlaşmanın, tersi dönmüş bir ahmaklığın göstergesi değil de nedir! Oysa bu, tarihin kırılma ânıdır.



    Yusuf Kaplan tarafından yazılan bu makale, 12 Ağustos 2006 Cumartesi günü yayınlanan Yeni Şafak Gazetesindeki köşe yazısıdır.

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    18/5/2008 - Koyanlar ve oturanlar arasında...

    Kategori: KOSELi YAZILAR


    Ali Bayramoğlu

     

    Koyanlar ve oturanlar arasında...

     

    Önümüzdeki iki yılın zorlu geçeceği sıkça telaffuz edilir hale geldi.Tespit bizce doğru...

    İki gündür altını çiziyoruz, bu zorluk "bir ölçüde" ülkeyi kuşatan, "iç siyasi unsur kuvvetinde etki gücüne sahip" bölgesel ve gbolal şartlardan kaynaklanıyor...

    Zira Türkiye'nin resmi politikalarıyla bölgesel ve global dengeler arasındaki mesafeler açılıyor. Örneğin Batı'nın Ortadoğu'daki Kürt politikası ile Türkiye'nin Kürt politikası arasındaki mesafe, Türkiye'nin PKK'ya bakışı ile İran, ABD ve Irak'ın bakışı arasındaki mesafe, İran ile Batı arasında doğması muhtemel sıcak krizde Türkiye'nin Batı'dan beklentileri ile Batı'nın Türkiye'den beklentileri arasındaki mesafe...

    Mesafeler açıldıkça, belirsizlikle iç içe geçen bir zorluk kaçınılmaz hale geliyor...

    İlk bakışta önünüzde siyasi açıdan izlenecek "iki yol" var:

    "Bu dengeleri değiştirmek" ya da "kendine bu dengelere göre çeki düzen vermek, yani dengelere tam uyum sağlamak"...

    Ama siyasi hayat bundan daha karmaşık, en azından ak ile karadan oluşmuyor...

    Ne bu dengeleri tek başınıza değiştirebilecek kadar güçlü olabiliyorsunuz, ne de kendinizi yeni dengelere tümüyle bırakacak kadar kaybeden ve edilgen taraf olmayı kabul edebiliyorsunuz...

    Bu dengeleri kendi lehinize çevirmek için elinizden geleni yaparken, resmi tutum ve politikalarda yeni dengelere uygun gözden geçirmeler de yapmak zorunda kalıyorsunuz...

    Türkiye'nin yanı başında kuralacak Irak özerk ya da bağımsız siyasi birimini savaş nedeni sayan politikasının tarihe karışması örneğinde olduğu gibi... Daha da öte Türkiye'nin Kuzey Irak'ta kurulmakta olan Kürt özerk otoritesini sadece sindirmeye değil, aynı zamanda partener kabul etmeye ilermesinde olduğu gibi...

    Ama koşullar sizi bugün PKK meselesinde olduğu gibi daha zor durumlarla, muhtemelen İran sıcak kriziyle birlikte yarın olacağı gibi daha zor tercihlerle karşı karşıya bırakabilir...

    Ve böyle durumlarda siyasi karar mekanizmalarının etkin, hızlı ve akılcı bir şekilde çalışması gerekir...

    Bu ise ancak "siyasi vizyon sahibi ve kendi alanına sahip çıkan bir siyasetle ve siyasi iktidar"la mümkün olabilir.

    Ne var ki "aynı koşullar özellikle bizim gibi ülkelerde güvenlik unsurunu öne iter, askeri bürokrasinin siyasi karar süreçlerinde yeniden etkili hale gelmesine zemin hazırlar"...

    Türkiye'de önümüzdeki döneme yönelik olarak "siyaset-devlet terazisindeki ağırlıkları ve dengeler meselesi bu yüzden önemli bir soru ve sorun"dur...

    "Dış dinamikler ve iç siyaset ilişkisi" madalyonun sadece bir yüzü...

    Diğer yönde ise "iç dinamikler"den ileri gelen, siyaset-devlet terazisini doğrudan etkileyecek sorunlar var...

    Belki Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı'na atanmasıyla ülkede sürmekte olan bir gerilimin havası şimdilik alındı. Bu çerçevede cumhurbaşkanlığı meselesi de şimdilik gündemden düştü. Bununla birlikte Türkiye'nin yakın bir gelecekte, Çankaya üzerinden askerin de taraf olacağı bir şekilde yeni bir "tartışma ve kutuplaşma kuşağı"na girmesi ve "saray içi çatışmalar"ın yoğunlaşması kaçınılmazdır.

    Dolayısıyla Türk iç siyasetinde seçimlere doğru uzanan yolda ilk büyük gerilim ekseni, büyük ihtimalle "laiklik ve rejim ekseni" olacaktır...

    İkinci büyük eksene en güçlü aday ise, gerek AB'nin Kıbrıs sorunu üzerinden Ekim ayı itibariyle artacak zorlayıcı etkileri ve yaratacağı iç tepkiler, Kuzey Irak'ta tesisi derinleşecek Kürt otoritesi ve PKK meselesi üzerinden "milliyetçilik ekseni"dir.

    Her iki eksen de siyasi parti söylemlerini, seçmen ittifaklarını etkilemek, diğer bir ifadeyle "toplumsal düzey"de yönlendirici olmak yanında, asıl gücünü dar alanda, "devlet katı"nda gösterecektir...

    Burada mesele "laiklik ve milliyetçilik meselelerine askerin doğrudan taraf olması, siyaset-devlet terazisinin bu eksenlerden doğrudan etkilenme ihtimali"dir.

    Umalım bu süreçten kimilerinin istediği gibi "koyan asker", "oturan siyaset" şekliyle çıkmayız...

    Çıkmamalıyız...



    Ali Bayramoğlu tarafından yazılan bu makale, 11 Ağustos 2006 Cuma günü yayınlanan Yeni Şafak Gazetesindeki köşe yazısıdır.

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    18/5/2008 - Fransa’nın laik dogması!

    Kategori: KOSELi YAZILAR


    Ali Bulaç

    Fransa’nın laik dogması!

     

    Batı giderek zihinsel tıkanmaya doğru gidiyor. 11 Eylül’den sonra “güvenlik” faktörünün “özgürlükler”in önüne geçmeye başladığı söyleniyor, gerçekte Batı kendi kadim kodlarına dönüyor.

    Fransa’da “Ermeni soykırımını inkâr” cezasının yasalaşması bunun son örneklerinden biridir. “Soykırımı inkâr” yasası bugüne kadar Yahudi soykırımının inkârı için kullanılıyordu. Buna şimdi “Ermeni soykırım iddiası” eklendi.

    Kişiler konumlarına, olaylara, bakış tarzına, sahip oldukları bilgi birikimine göre 1915’te Ermenilerin “soykırıma maruz kalıp kalmadıkları”nı iddia edebilir. Tarihle ilgili hükümlerin oluşmasında doğru bilgi ve edinilmiş kanaat rol oynar. Aynı olaya ilişkin iki kişinin bilgileri ve kanaati değişik olduğundan hükümleri de farklı olabilir. Nihai ve doğru bilgi yani Hakikat, Allah katındadır, hiç kimse gerçeğin bütününü ve ta kendisini bilip temsil ettiğini iddia edemez. Burada tabiri caizse herkesin eteğindeki taşları dökmesine imkan tanımaktan başka çıkar yol yoktur. Düşünce ve ifade özgürlüğü bunun için zaruridir. Orta ve uzun vadeli politik hesaplar, Ermeni seçmeninin baskıları söz konusu olsa da, Fransa Meclisi’nin aldığı karar özü itibarıyla din ve düşünce geleneğinde tayin edici parametre durumunda olan “dogma”dan kaynaklanıyor. 1789 İhtilali ve bugüne kadar alınmış bulunan bunca mesafeye rağmen hakikatte Batı, kendi Hıristiyan geleneğini sekülerleştirerek yol almaya çalışmaktadır.

    “Dogma” mahiyeti itibarıyla “kesin bilgi ve tartışılmaz doğruyu vazeden bildirim”dir; bunu beşer zihni vazeder ve tartışılmasını yasaklar. Bir bilgi veya hüküm açık müzakere, tartışma, tefsir ve tevile açık değilse dogmadır. Sonuçta denen şudur: “Bu böyledir, böyle düşünmek ve inanmak zorundasınız. Aksi yönde görüş beyan edecek olan cezalandırılır.”

    İslam düşünce geleneğinin parametresi “dogma” değil, “nass”tır. Nass, tefsire, tevile, müzakere ve ictihada açıktır. Düşünme ve ifade özgürlüğü, nassın hikmetini ve maksadını anlamak bakımından kısıtlanması mümkün olmayan bir hakkın kullanımıdır. Ve genellikle bir nassın birden fazla ve üstelik birbirine aykırı yorumları olduğundan bu sayede birden fazla mezhep, fırka ve ekol teşekkül etmiştir. Bu, İslam tarihinde çoğulculuk teşekkül edip fiiliyatta yaşanırken, neden Batı düşünce ve inanç geleneğinin tekil, emredici ve zorlayıcı olduğunu göstermektedir.

    Umberto Eco, modern Batı’yı mümkün kılan en önemli faktörün “ifade özgürlüğü” olduğunu söyler; bu doğrudur. Ancak giderek Batı, çoğulculuk ve ifade özgürlüğü alanındaki iddialarına rağmen, totaliter, emredici ve zorlayıcı bir yönelimin içine girmiş bulunuyor. Olayların vukuuna paralel olarak Batı’daki düşünce ve ifade özgürlüğünün, dine, geleneksel düşünce mirasına ve Batılı paradigma dışındaki düşünce kaynakları söz konusu olduğunda kullanıldığı anlaşılmaktadır; Batı’nın kendisine ve düşünce kaynaklarına yönelinildiğinde Batı bir anda hoşgörüsüzleşiyor, hemen emredici, yasaklayıcı ve totaliter yüzünü gösteriyor.

    Bu yüzden mesela Orhan Pamuk, İstanbul ve Müslüman toplumun değil de Batı kentinin şizofresini anlatan bir romancı olsaydı, değil ödül almak, başka bir dile çevrilmezdi bile. O ve benzeri yazarlar Batı’nın bilinçaltına hitap ettiği, Doğulu ve Müslüman toplumun “azgelişmişlik” psikolojisini deşifre eden bir anlatım yolunu seçtiği ve elbette “1 milyon Ermeni’nin soykırıma uğradığı”nı söylediği için Nobel edebiyat ödülüne layık görülüyor. Batı’dan ödül bekleyen yazarlar için izlenecek yol haritası bellidir: Müslüman dünyanın azgelişmişliğini, bu dünyanın yaşadığı sorunları “Batılı zihnin algılayabildiği çerçeve”de ele almak ve 301 gibi kanunlarla her ne yasaklanmışsa söz konusu yasakları ihlal edici konuşmalar yapmak. Batı, tarihte hangi suçu işlemişse, Müslüman dünyayı bunlarla suçlamak Batı’yı rahatlatır, politik ve ekonomik hesaplarının realizasyonunu kolaylaştırır.

    Türkiye, Batı’nın “dogma” geleneğini takip ederek bu gidişe karşı koyamaz, koymaya çalışması da doğru değildir. Yapmamız gereken, kendi “nass” geleneğimize dönüp düşünce ve ifadenin önündeki kısıtlamaları kaldırmak, 301’i ceza kanunundan çıkarmak olmalıdır. Türkiye, kendine tam bir özgüvenle hem kendi yurttaşı Ermenileri kucaklamalı, hem komşusu Ermenistan’la ilişkilerini geliştirmelidir. Fransa “laik dogma” vazetmiştir; bu dogma geçmişte olduğu gibi vazedene zarar verecektir.

    Ali Bulaç tarafından yazılan bu makale, 14 Ekim 2006 Cumartesi günü yayınlanan Zaman Gazetesindeki köşe yazısıdır.

    Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    18/5/2008 - Ekonomide olayların gerisinde kalıyoruz

    Kategori: KOSELi YAZILAR


    Hasan Celal Güzel

     

    Yazar:

    Halen siyaset ağırlıklı yorumlar yapıyor olsam da, ben ekonomistim. Uzun yıllar boyunca

     

    Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalıştım. 10 Ağustos 1969 ekonomik tedbirleri ve devalüasyonu içinde bulundum. Özellikle 24 Ocak Ekonomik İstikrar Programı'nı merhum Özal ile beraber hazırlayanlardan oldum. ANAP'ın ilk döneminde uygulanan ekonomik program içinde, başlıca imza sahiplerinden biriyim.

    Bütün bunları sayıp dökmemin sebebi, iktisat ve maliye politikasında 40 yıla yakın bir tecrübenin ışığında son olayları değerlendirebilmektir.

    Evvelâ, şu görüşümde ısrarlı olduğumu belirtmek istiyorum: Bu hükûmet ekonomide başarılı olmuştur. Son malî dalgalanmalar küçük çapta bir krize dönüşse dahi, bu durum ekonomi yönetiminin 3,5 yıllık üstün performansını gölgeleyemeyecektir. Çünkü bu dönemde son 30 yılda görülmeyen makro ekonomik hedeflere ulaşılmış; en önemlisi enflasyon oranı yüzde 10'un altına indirilmiştir.

  • Peki, ekonomiyi yönetenlerin hiç mi kabahatleri yoktur? Elbette vardır. Ancak bu hatalar ve noksanlıklar, tecrübesizlikten kaynaklanan iyi niyetli bir politikanın neticesidir.

    Şunu altını çizerek belirtelim ki, serbest piyasa ekonomisinin temel direklerinden birisi olan serbest ve dalgalı kur sistemleri, zannedildiği kadar otomatik işleyen ve müdahale edilmeyen bir mekanizma değildir. Dünyanın bütün gelişmiş piyasa ekonomilerinde, ya büyük finans kaynaklarını ellerinde tutanlar ya da Merkez Bankaları vasıtasıyla devlet, kur sisteminin işleyişinde etkili olurlar.

    Türkiye gibi henüz piyasa ekonomisini tam hazmedememiş bir ülkede, ekonomiyi yönetenler kurun nabzını ellerinde tutmak zorundadırlar. Oysa, son dönemde YTL'nin sunî şekilde değer kazandığı ikazlarına aldırmayan yöneticiler; bir yandan başta tekstil olmak üzere bir çok önemli sektörde ihracatı baltalama pahasına YTL'nin değer kazanmasına seyirci kalmışlar; diğer yandan da dış ve etkenlerle döviz kurlarındaki ani yükselişin âdeta yüzde 30'luk bir devalüasyon tesiri göstermesine sebep olmuşlardır.

    Halbuki, bu dönemde dolar kurunu tedricen 1.6 YTL civarına çekebilmiş olsalardı, hem ihracat olumsuz şekilde etkilenmeyecek (ithalat artışı sınırlı kalacak ve dış açık azalacak) hem de malî dalgalanma ekonomiyi bu derece sarsmayacaktı.

  • Diğer taraftan, krize dönüşme istidadı gösteren ekonomik olaylar karşısında yeterince süratli davranılamamış ve gelişmelerin gerisinde kalınmıştır. Bunda, Merkez Bankası Başkanı'nın lüzumsuz şekilde değiştirilmesinin ve hâliyle yeni başkanın çekingen tavrının da rolü vardır.

    1980'de 24 Ocak Ekonomik İstikrar Programı'nın hazırlanmasında IMF ile işbirliği içinde olmuştuk. Ekonomik kararları alırken, IMF taleplerini çok aşan bir seviyede ve genişlikte çalışmıştık. IMF'nin tavsiye ettiği ve beklediği 'devalüasyon oranı' yüzde 25'ten fazla değildi. 24 Ocak tarihinde 47 TL olan doları, 55 ile 60 TL arasında bir seviyeye yükseltmemiz, IMF'nin talebini karşılamaya yeterli olacaktı. Ancak Özal, pariteyi 1 dolar=70 TL'ye çıkardı ve böylece devalüasyondan sonra 'artçı şokların' karşılanabilmesi ve ekonominin hiç değilse bir yıl daha aynı kurda kalması sağlanmış oldu.

    Bu örnekten hareketle, mevcut dalgalanma karşısında alınan moneter tedbirlerin yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Merkez Bankası, piyasaya iki defa yetersiz döviz süreceğine, tamamını ve daha fazlasını (bizce 10 milyar dolar kadar) sokabilseydi, döviz kuru 1.6 YTL civarında baskılanabilirdi. Aynı şekilde, çok az ara ile faiz oranını iki defa yükselteceğine, bir defada yüzde 17.25'e (veya yüzde 20'ye) çekebilseydi, daha fazla tesirli olabilirdi.

  • Bu küçük çaptaki krizi aşmak zor olmayacaktır. Yeter ki, malî piyasalar daha yakından takip edilebilsin ve tedbirler gecikilmeden, cesaretle alınabilsin.

    Lâkin, geçenlerde de yazdığımız gibi, artık yatırım, üretim ve istihdam ağırlıklı yeni bir ekonomi politikasına geçilerek, moneter tedbirlerle dengeli şekilde uygulamak lâzımdır.

    Hasan Celal Güzel tarafından yazılan bu makale, 27 Haziran 2006 Salı günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.

  • Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

    yok

    Kategoriler